İçeriğe geç

Makaleler

SPK Biliyor muydu? Tera Fon Krizinde Denetim İhmali ve Yatırımcının Tazminat Hakkı

Tera fonlarında SPK'nın denetim sorumluluğu, hizmet kusuru, 17 Eylül 13.30 uyuşmazlığı, dava süreleri ve yatırımcının tazminat hakkı üzerine avukat değerlendirmesi.

, İdare ve Vergi Hukuku, 13 dakikalık okuma

Son haftalarda bana gelen yatırımcıların sorusu değişti. İlk günlerde herkes "param ne zaman ödenecek" diye soruyordu. Savcılığın eski SPK Başkanı hakkında soruşturma izni istediği haberlerinden sonra soru şuna döndü: "SPK bunu biliyorduysa, zararımı devletten isteyebilir miyim?"

Bu yazıda bu soruya dürüst bir cevap vermeye çalışacağım. Baştan söyleyeyim: cevap ne "kesinlikle evet" ne de "boşuna uğraşmayın". SPK'nın yatırımcının parasını garanti etme gibi bir yükümlülüğü yok. Ama kanunun kendisine verdiği denetim görevini zamanında ve gereği gibi yerine getirmediği ispatlanırsa, bu ihmal yüzünden doğan zarardan sorumlu tutulabilir. Tartışmanın tamamı, bu ikisi arasındaki çizginin nerede olduğuyla ilgili.

Tasfiye sürecinin genel çerçevesini daha önce Tera Portföy fon tasfiyesinde asıl hukuki sorun nedir? başlıklı yazımda ele almıştım. Bu yazı, devletin sorumluluğu tarafına odaklanıyor.

Hukuki zemin: idare, ihmalinden de sorumludur

Anayasa'nın 125. maddesi, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğunu söyler. İdare hukukunda bu sorumluluk yalnızca hukuka aykırı bir karar alınmasıyla doğmaz. Hizmetin hiç işlememesi, geç işlemesi ya da kötü işlemesi de "hizmet kusuru" sayılır ve tazminat sorumluluğu doğurabilir.

SPK, 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu ile kurulmuş, kamu tüzel kişiliğine sahip bir düzenleyici ve denetleyici kurumdur. Kanunun 1. maddesi yatırımcıların hak ve menfaatlerinin korunmasını kanunun amaçları arasında sayar. 128. madde Kurul'un görev ve yetkilerini, 88 ve devamı maddeler de denetim yetkilerini düzenler. Kurul'un idari ve mali özerkliği, onu hukuki sorumluluktan muaf kılmaz; özerklik, kararların dış müdahaleden bağımsız alınması içindir, hesap vermemek için değil.

Buna Anayasa'nın 35. maddesindeki mülkiyet hakkını da eklemek gerekir. Katılma paylarından doğan malvarlığı hakları bu korumanın kapsamındadır. Anayasa Mahkemesi'nin yerleşik yaklaşımına göre devletin mülkiyet hakkı karşısında yalnızca müdahale etmeme yükümlülüğü yoktur; belirli koşullarda bu hakkı üçüncü kişilere karşı koruyacak mekanizmaları kurma ve etkin biçimde işletme yükümlülüğü de vardır. Yatırım fonlarının özel şirketlerce yönetilmesi, devletin bu alandaki denetim yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.

Şunu da açıkça söylemek gerekir: bu hükümlerin hiçbiri yatırımcıya "zarar etmeyeceksin" güvencesi vermez. Anayasal tartışma soyut değil, belirli bir risk ve o risk karşısında belirli bir hukuki görev üzerinden yürür.

SPK neyi, ne zaman biliyordu?

Dosyanın kilit noktası bu sorudur ve bu konuda en güçlü delil, SPK'nın kendi açıklamasıdır.

SPK'nın 18 Eylül 2026 tarihli açıklamasına göre, 2025 yılının son çeyreğinde bazı portföy yönetim şirketlerinin fonlarının, fiilî dolaşımı düşük paylarda ekonomik gerçeklikle açıklanamayacak fiyat hareketlerine yol açtığı gözlemlenmiş; konu 2 Aralık 2025 tarihinde Hazine ve Maliye Bakanı'nın başkanlığındaki Finansal İstikrar Komitesi'nde görüşülmüştür. Yani ortada sonradan yapılmış bir yorum ya da üçüncü kişilerin iddiası yok; Kurul, risk tipini 2025 yılında bildiğini kendisi söylüyor.

Ancak bu açıklamayı doğru okumak gerekiyor. Aynı açıklamada SPK, sonraki aylarda nitelikli yatırımcı tanımında, fon değerlemesinde ve rehber düzenlemelerinde çeşitli adımlar attığını, bunların 2026 yaz aylarına kadar yayıldığını da belirtiyor. Dolayısıyla "SPK dokuz ay hiçbir şey yapmadı" demek hem yanlış hem de mahkeme önünde ilk duruşmada çökecek bir iddia olur. Doğru soru şudur: alınan önlemler, önceden bilinen somut tehlikenin ağırlığı karşısında zamanında ve yeterli miydi?

Bir de şu ayrımı yapmak lazım: SPK'nın genel bir risk tipini bilmesi, her bir Tera fonundaki her bir işlemi aynı tarihte bildiği anlamına gelmez. Bunu ancak fon ve işlem bazındaki denetim raporları gösterebilir.

Savcılık cephesinde ise iki gelişme var. Basına yansıyan bilgilere göre İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 19 Ağustos 2026 tarihinde şüpheli fon ve hisse işlemleriyle ilgili SPK'dan bilgi istemiş. Daha önemlisi, Başsavcılık 30 Eylül 2026 tarihli yazısıyla eski SPK Başkanı hakkında, görev döneminde yatırım fonlarının denetim ve gözetimine ilişkin görevlerini yerine getirmediğine dair açık ve yeterli emareler bulunduğu değerlendirmesiyle, görevi kötüye kullanma suçundan soruşturma izni talep etmiş. 6362 sayılı Kanun'un 133. maddesi uyarınca bu izin Bakanlıktan alınıyor; Bakanlık da ön inceleme için Teftiş Kurulu'nu görevlendirmiş durumda.

Burada aşamaları birbirine karıştırmamak gerekiyor. Soruşturma izni istenmesi, iznin verilmesi, bir kamu görevlisinin suçlu bulunması ve idarenin hizmet kusurunun tespiti dört ayrı aşamadır. Savcılığın değerlendirmesi idari yargıcı bağlamaz; ama dosyaya getirtilmesi gereken çok değerli bir delildir.

Borsa İstanbul'un SPK'yı 130 kez uyardığı yönündeki haberler için de aynı ihtiyatı gösteriyorum. SPK 6 Ekim tarihli açıklamasıyla bu sayıyı reddetti, ancak Borsa İstanbul'dan gelen bildirimleri değerlendirdiğini kabul etti. Bugün için 130 sayısını doğrulanmış bir olgu gibi yazamayız. Önemli olan sayı değil, bu bildirimlerin içeriği, tarihi ve SPK'nın her birine ne cevap verdiğidir. Bunların tamamı yargılamada istenmelidir.

SPK'nın konumunu diğer denetçilerden ayıran bir hüküm: m.115

Bu dosyada yeterince konuşulmayan bir nokta var. 6362 sayılı Kanun'un 115. maddesi, Kanunda tanımlanan suçlardan dolayı soruşturma yapılmasını SPK'nın Cumhuriyet başsavcılığına yazılı başvurusu şartına bağlar. Bu bir muhakeme şartıdır. Piyasa dolandırıcılığı gibi suçlarda, istisnalar saklı kalmak kaydıyla, soruşturmanın başlaması büyük ölçüde Kurul'un harekete geçmesine bağlıdır.

Bu hükmü SPK'nın her gecikmesinin kendiliğinden tazminat doğuracağı biçiminde okumak yanlış olur. Ama hizmet kusuru tartışmasında önemli bir ağırlığı var. Kanun koyucu bu alanda Kurul'a bir tür kapı bekçiliği görevi vermişse, o kapının zamanında açılmaması yalnızca idari tedbirin gecikmesi anlamına gelmez; hukuka aykırılığın devamını engelleyecek ceza mekanizmasının da gecikmesi anlamına gelir. "İdarenin takdir yetkisi geniştir" savunmasına karşı verilecek en güçlü cevaplardan biri budur: yetkinin bu kadar merkezi olması, onu kullanmama sorumluluğunu ağırlaştırır.

Hizmet kusurunu somutlaştırmak

Mahkeme önünde "SPK denetimi iyi yapmadı" demek yetmez. İddianın üç olası biçimi var ve hangisine dayanıldığı açıkça söylenmeli.

Birincisi geç müdahale: SPK'nın bildiği belirli bir hukuka aykırılık karşısında kanunen mümkün ve gerekli inceleme ya da tedbiri gerekçesiz geciktirmesi.

İkincisi yetersiz müdahale: kâğıt üzerinde inceleme, suç duyurusu ya da genel düzenleme yapılmış olsa bile, somut riskin devamını engelleyecek etkili bir adımın atılmaması.

Üçüncüsü değerleme ve kamuyu aydınlatma gözetimi: mevzuatın gerektirdiği bir değerleme kontrolünün yaptırılmaması ya da gerçeğe aykırı açıklamaların sürmesine göz yumulması. Burada da dikkatli olmak gerekiyor; her denetim bilgisinin kamuya açıklanması zorunlu değildir, açıklama yükümlülüğünün dayanağı somut olarak gösterilmelidir.

SPK'nın takdir yetkisi olduğu da unutulmamalı. Bir fonu durdurmak da yatırımcılara zarar verebilecek bir karardır. Mahkeme, bugünün bilgisiyle geriye dönüp "şunu yapsaydınız" demek yerine, o günkü bilgiyle hangi müdahalenin makul ve hukuken zorunlu olduğunu belirlemek zorundadır.

SPK'nın en güçlü savunması: illiyet bağı kesildi mi?

SPK'nın bu davalarda ilk ileri süreceği savunma şu olacaktır: zararı biz değil, fon yöneticileri ve manipülasyonu yapan kişiler kasten meydana getirdi; üçüncü kişinin bu ağır kusuru, bizim davranışımızla zarar arasındaki illiyet bağını keser.

Bu savunmayı hafife almamak gerekiyor. Ama her olayda kabul edilmesi de gerekmiyor. Danıştay'ın yerleşik içtihadına göre, zarar doğrudan özel bir kişinin fiilinden kaynaklansa bile, o kişi üzerinde gözetim ve denetim yükümlülüğü bulunan idarenin bu yükümlülüğü yerine getirmemesi, idarenin sorumluluğunu kendiliğinden ortadan kaldırmaz; kusurlar birlikte değerlendirilir. Aynı içtihada göre, zararın yatırımcının bilerek üstlendiği olağan piyasa riskinden kaynaklandığı ve idarenin düzenleme ve denetim görevlerini yerine getirdiği hâllerde ise idareye sorumluluk yüklenemez.

Benim önerdiğim kurgu şu: dava "SPK manipülasyon yaptı" diye değil, "SPK'nın hukuken gerekli müdahaleyi zamanında yapmaması, önlenebilir zararın doğmasına ya da büyümesine yol açtı" diye kurulmalı. Denetimin önlemekle görevli olduğu tehlike tam da üçüncü kişilerin hukuka aykırı fon işlemleriyse, bu tehlikenin gerçekleşmesi illiyet bağını kesen bağımsız bir olay sayılamaz.

Bu kurgunun pratik sonucu şudur: mahkemede iki tarih belirlenmeli. Birincisi SPK'nın ilgili fon için hukuken harekete geçmesi gereken tarih, ikincisi fiilen yeterli önlemin alındığı tarih. Tazminat konusu, bu iki tarih arasındaki dönemde doğan ya da büyüyen zarardır.

Ne kadar talep edilebilir?

SPK'nın sorumluluğu için kanunda sabit bir oran yok. Hizmet kusuruyla uygun illiyet bağı kurulabilen net zararın tamamı talep edilebilir. Ama "tamamı" kelimesini yanlış anlamamak lazım. Esas alınacak olan, yatırılan anapara değil; müdahale zamanında yapılsaydı yatırımcının malvarlığının ne durumda olacağı ile bugün elinde kalan arasındaki farktır. Ekranda görünen ve manipülasyon nedeniyle şişmiş olabilecek birim pay değeri de kendiliğinden tazminat matrahı olamaz.

Bu yüzden yatırımcıları üç grupta düşünmek gerekiyor.

SPK'nın müdahale etmesi gereken tarihten sonra fona giren yatırımcı, müdahale yapılsaydı bu yatırımı hiç yapmayacağını gösterebiliyorsa, tasfiyeden alacakları düşüldükten sonra net sermaye kaybının tamamını tartışabilir. Bu, en güçlü konumdaki gruptur.

Daha önce yatırım yapmış ve fonu elinde tutmuş yatırımcı ise, önceden oluşmuş piyasa zararını SPK'ya yükleyemez; gecikmenin artırdığı ek zararı hesaplamak zorundadır.

Tasfiye kararından önce satış talimatı vermiş yatırımcının durumu ise ayrıca değerlendirilmelidir. Burada talimatın platforma ne zaman ulaştığı, hangi valöre bağlandığı ve neden gerçekleşmediği belirleyicidir. Bu grubun bankaya ve fon kurucusuna karşı ayrı hukuki talepleri de olabilir.

Tasfiyeden yapılan ödemeler de hesaba katılmalı. SPK, 30 Eylül tarihli kararı ve 1 Ekim 2026 tarihli duyurusuyla Tera, Pusula, Atlas ve Hedef Portföy fonlarında mutabakatı tamamlanan yatırımcılara, nihai tutardan mahsup edilmek üzere ara ödeme yapılacağını açıkladı. Ara ödemede Merkezi Kayıt Kuruluşu'nun belirleyeceği net yatırım tutarı esas alınıyor ve ödeme her yatırımcıya her fon için ayrı ayrı en fazla 1 milyon TL ile sınırlı. Ara ödeme karşılığında katılma payı iadesi yapılmıyor. Bu ödemeler ve sonraki nihai dağıtım, aynı zararın iki kez tahsil edilmemesi için tazminat hesabında mutlaka düşülür.

Nitelikli yatırımcı ve TEFAS meselesi

SPK'nın ikinci savunması büyük olasılıkla şu olacak: serbest fonlar nitelikli yatırımcılara satılır; bu yatırımcılar riski bilerek üstlenmiştir. Bu savunmanın bir haklı yanı var. Nitelikli yatırımcının yatırım stratejisinden ve olağan fiyat dalgalanmasından doğan riski üstlendiği kabul edilebilir. Ama nitelikli yatırımcılık, manipülasyona, gerçeğe aykırı değerlemeye ya da idarenin denetim ihmaline peşinen rıza göstermek anlamına gelmez.

TEFAS bakımından da benzer bir dengeye ihtiyaç var. Devletin kurduğu ve gözetimi altında işleyen bir platformda işlem yapılması yatırımcıda belirli bir güven yaratır. Ama bu, devletin anapara ya da getiri garantisi verdiği anlamına gelmez. Bu argümanı dilekçede kullanacaksanız ölçülü kullanın; abartılırsa karşı tarafa kolay bir cevap fırsatı verir.

17 Eylül, saat 13.30: ayrı ve daha dar bir uyuşmazlık

Hizmet kusuru davası uzun, ispatı zor ve sonucu belirsiz bir yoldur. Bazı yatırımcılar için daha dar ama daha sağlam bir dava konusu var.

SPK'nın 17 Eylül 2026 tarihli 2026/61 sayılı Bülteni'nde ilan edilen tasfiye esasları, ihbarlı fonlar bakımından 17 Eylül günü saat 13.30'dan sonra iletilen iade talimatlarını tasfiye kapsamına almıştı. Aynı esasların A/6 hükmü, satım emri verilip gerçekleştirilemeyen talimatlar karşılığında oluşan tutarın fona borç yazılacağını ve öncelikli ödeneceğini düzenliyordu. Bu metni okuyan bir yatırımcının, 13.30'dan önce verdiği talimatın farklı bir rejime tabi olacağını düşünmesi son derece doğaldı.

28 Eylül 2026 tarihli basın duyurusu ise farklı bir şey söyledi: 17 Eylül'de fonlar TEFAS'ta işleme kapatıldığı için o gün verilen bütün talimatlar iptal edilmişti ve bu talimatların sahipleri, tasfiye bakiyesinden katılma payı sahipliği oranında, yani hiç talimat vermemiş yatırımcılarla aynı sırada ödeme alacaktı.

Aynı duyuruda dikkat çeken bir ayrım daha var. 16 Eylül ve öncesinde iletilip fonun temerrüdü veya fiyat açıklamaması nedeniyle gerçekleşemeyen talimatlar A/6 kapsamında, yani öncelikli ödeme rejiminde kabul edildi. 17 Eylül talimatlarının gerçekleşmemesinin sebebi de esasen aynı. İki grup arasındaki tek fark tarih ve bu tarih farkı yatırımcının iradesi dışında oluştu. Bu ayrımın eşitlik ilkesiyle nasıl bağdaştırılacağı, bence bu dosyanın en güçlü sorusu.

Bu uyuşmazlığa hukuki güvenlik, belirlilik, meşru beklenti ve idari işlemlerin geriye yürümemesi ilkeleriyle birlikte eşitlik ilkesi üzerinden yaklaşılabilir. Bununla birlikte 28 Eylül duyurusunun yeni bir karar mı, yoksa 17 Eylül kararının açıklanması mı olduğu mutlaka tartışılacaktır. Ayrıca 13.30'dan önce talimat verilmiş olması, tek başına kesinleşmiş bir satış alacağı doğduğu anlamına da gelmez; emrin platforma iletilmesi, kabulü ve valör kayıtları ayrıca incelenmelidir. İptal edilen talimatların teknik ve hukuki ayrımlarını fon satış talimatı iptal edildiyse hak ortadan kalkar mı? başlıklı yazımda ayrıntılı olarak ele aldım.

Süreler: bu dosyada en büyük risk

Bu davalarda hak kaybının en sık yaşanacağı yer süreler olacak. İki ayrı yol var ve her birinin süresi ayrı hesaplanmalı.

Zararın doğrudan kaynağı belirli bir Kurul işlemiyse, yani yukarıdaki 13.30 uyuşmazlığında olduğu gibi, İYUK m.12 uygulanır. Burada iptal davası ile tam yargı davası birlikte açılabilir ya da önce iptal davası açılabilir. 28 Eylül duyurusunun yeni bir süre başlattığına güvenmemenizi öneririm. En güvenli hesap 17 Eylül işleminden yapılan hesaptır ve buna göre altmış günlük dava süresi 16 Kasım 2026 Pazartesi günü doluyor. Bu tarihten önce İYUK m.11 kapsamında Kurul'a başvuru yapılırsa süre durur; başvuru reddedilir ya da kanundaki süre içinde cevap verilmezse süre kaldığı yerden işlemeye devam eder.

İddia, denetimin hiç yapılmaması, geç ya da kötü yapılması şeklindeki bir idari ihmale dayanıyorsa İYUK m.13 uygulanır. Burada önce SPK'ya açıkça tazminat talepli bir başvuru yapılması gerekir. Başvuru, eylemin öğrenilmesinden itibaren bir yıl ve her hâlde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde yapılmalıdır. Başvuru reddedilir ya da otuz gün içinde cevap verilmezse altmış günlük dava süresi başlar.

"Öğrenme tarihi" ise başlı başına bir tartışma konusu. 17 Eylül müdahalesi mi, 18 Eylül SPK açıklaması mı, 30 Eylül savcılık yazısının kamuoyuna yansıması mı? Bu tarihlerin her biri savunulabilir. Benim uygulamamda kural şudur: ileri bir tarihin kabul edileceğine güvenmek yerine, en erken savunulabilir tarihten hesap yapılır.

Tasfiyenin henüz bitmemiş olması da ayrı bir sorun yaratıyor. Zarar kesinleşmeden dava açmak miktar belirlemeyi zorlaştırır; beklemek ise süre riskini doğurur. İdari yargıda HMK'daki belirsiz alacak davası yok. Bunun yerine İYUK m.16/4, tam yargı davasında talep edilen miktarın karar verilinceye kadar harcı ödenerek bir defaya mahsus artırılmasına izin veriyor. Bu imkân tek seferliktir; ilk miktarın ve artırım zamanının iyi planlanması gerekir. Dilekçeye "fazlaya ilişkin haklarımız saklıdır" yazmak, bu riski ortadan kaldırmaz.

Usule ilişkin diğer noktalar

Davalı, ayrı kamu tüzel kişiliği bulunan Sermaye Piyasası Kurulu'dur. Bakanlık ya da Hazine, sırf koordinasyon ilişkisi nedeniyle davalı gösterilmemeli.

Denetim kusuruna dayalı tam yargı davasında genel kural idare mahkemesinin görevli olmasıdır. Ancak dava, ülke çapında uygulanan düzenleyici nitelikteki bir Kurul işlemine yöneliyorsa, 2575 sayılı Danıştay Kanunu m.24 uyarınca Danıştay ilk derece mahkemesi olarak görevli olabilir. Bir kararın çok sayıda yatırımcıyı etkilemesi onu düzenleyici işlem yapmaz; ayrım, işlemin içeriğine göre yapılır.

Yer yönünden yetki için İYUK m.36 sıralı bir kural koyar. Davacının ikametgâhı her tam yargı davasında serbestçe seçilebilecek bir yetki yeri değildir. Özellikle yurt dışında yaşayan yatırımcılar bakımından bu, dava açmadan önce netleştirilmesi gereken bir konudur.

Faize ancak talep edilirse hükmedilir. Faiz başlangıç tarihi ve dayanağı dilekçede açıkça yazılmalı; miktar artırımı yapılırsa artırılan kısım için de faiz ayrıca istenmelidir.

Parasal talep içeren tam yargı davasında nispi harç ödenir. 492 sayılı Harçlar Kanunu m.28 uyarınca harcın dörtte biri dava açılırken peşin alınır, kalanı kanundaki aşamada tahsil edilir. Büyük tutarlı taleplerde bu, davanın açılıp açılamayacağını belirleyen pratik bir eşiktir; koşulları varsa adli yardım talebi değerlendirilmelidir.

Her yatırımcının fonu, alım tarihi, talimatları ve zararı farklı olduğundan, ortak dilekçeyle dava açma koşulları çoğu durumda oluşmaz. Toplu mağduriyet, toplu dava açılabileceği anlamına gelmez.

Yatırımcı Tazmin Merkezi neden devrede değil?

Bu soruyu çok sık duyuyorum. Yatırımcı Tazmin Merkezi, 6362 sayılı Kanun'un 82 ilâ 84. maddeleriyle düzenlenmiş ayrı bir rejimdir ve yatırım kuruluşunun yatırımcıya ait nakdi ödeyememesi ya da sermaye piyasası aracını teslim edememesi hâlinde devreye girer. Fiyat hareketlerinden doğan zararlar bu kapsama girmez. Dolayısıyla fon değerindeki kayıp için YTM'ye başvurmak, bu tabloda bir çözüm değildir.

Tazminat davası tek yol değil

Bunu özellikle vurgulamak istiyorum: SPK aleyhine açılacak tam yargı davası uzun soluklu ve sonucu belirsiz bir yoldur. Tahsilat bakımından daha yakın ihtimaller tasfiye ödemeleri, ceza soruşturmasında el konulan malvarlığı değerlerinden yapılabilecek iadeler ve kurucu, yönetici, saklayıcı ve dağıtıcı kuruluşa karşı yöneltilecek özel hukuk talepleridir. Bu yolların hepsi aynı anda takip edilebilir; ama aynı zararın iki kez tahsil edilmemesi için hesabın tek bir yerde tutulması gerekir.

Bugün ne yapmalısınız?

Fon kodlarınızı, alım tarihlerinizi, satış talimatlarınızın tarih ve saat kayıtlarını, valörleri, MKK hareket dökümünüzü ve banka dekontlarınızı bir araya getirin. Zararınızı bu belgeler üzerinden fon fon hesaplayın.

Ara ödeme yapılırken, ödemeyi kabul ettiğiniz anda başka haklarınızdan vazgeçtiğiniz bir belge imzalatılıp imzalatılmadığına bakın. Gerekiyorsa ödemeyi yazılı ihtirazi kayıtla kabul edin. Tek taraflı bir ihtirazi kaydın, açıkça imzalanmış bir ibranameyi her zaman etkisiz kılamayacağını da unutmayın.

17 Eylül talimatlarınız varsa 16 Kasım 2026 tarihini takviminize işleyin. Denetim ihmaline dayalı tazminat talebi için de m.13 başvurusunu en erken savunulabilir tarihe göre planlayın. Tasfiyenin bitmesini beklemeyin.

Ceza soruşturmasını takip edin. Koşulları varsa şikâyetçi ve suçtan zarar gören sıfatıyla dosyaya katılın; malvarlığı tedbirlerinden doğabilecek iade imkânlarını izleyin.

Kurucuya, saklayıcıya ve dağıtıcı kuruluşa karşı taleplerinizi ayrı ayrı değerlendirin. Her birinin sorumluluk temeli farklıdır.

Sonuç

SPK'nın 2025 yılında bu risk tipini bildiği, kendi açıklamasıyla ortaya konmuş durumda. Bu önemli bir olgu. Ama "SPK biliyordu" ile "SPK zararımı ödemeli" arasında hukuken uzun bir mesafe var. O mesafe, Kurul'un o tarihteki bilgisiyle hangi tedbiri neden geciktirdiği, bu tedbirin hangi yatırımcının hangi zararını önleyebileceği ve tasfiyeden yapılan ödemelerden sonra geriye ne kaldığı sorularıyla kapatılabilir.

Savunulabilir tez şudur: SPK'nın, önceden bildiği somut ve ağır bir hukuka aykırılık karşısında kanuni denetim yetkilerini gereği gibi ve zamanında kullanmaması hizmet kusuru oluşturur; bu ihmalle uygun illiyet bağı bulunan önlenebilir zarar Anayasa'nın 125. maddesi gereğince tazmin edilmelidir. Fon yöneticilerinin kasıtlı eylemleri, denetimin tam da önlemekle görevli olduğu risk gerçekleştiği için, tek başına bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

Devletin denetlediği bir piyasada her yatırım devlet güvencesinde değildir. Ama devletin kanunla üstlendiği denetim görevini yerine getirmemesinin bedeli de tamamen yatırımcıya bırakılamaz.

Savcılık yazılarına ilişkin bilgiler basına yansıyan aktarımlara dayanmaktadır. Somut bir dosyada süre hesabı ve zarar tespiti, işlem kayıtları üzerinden ayrıca yapılmalıdır.

Sık Sorulan Sorular

SPK zararımın tamamını öder mi?

SPK'nın ihmaliyle uygun illiyet bağı kurulabilen net zararın tamamı talep edilebilir. Ancak olağan piyasa riskinden doğan kayıplar ve SPK'nın müdahalesi zamanında yapılsaydı da doğacak zarar bu kapsama girmez.

Savcılığın soruşturma izni istemesi SPK'nın kusurlu olduğunu kanıtlar mı?

Hayır. Önemli bir delildir, ama idari yargıda hizmet kusuru mahkemece bağımsız olarak değerlendirilir.

Tasfiye bitmeden dava açmalı mıyım?

Süreler tasfiyenin bitmesini beklemiyor. Başvuru ve dava süreleri en erken savunulabilir tarihten hesaplanmalı; miktar daha sonra bir defaya mahsus artırılabilir.

17 Eylül sabahı verdiğim satış talimatı iptal edildi. Ne yapabilirim?

Bu, denetim ihmalinden ayrı ve daha dar bir uyuşmazlıktır. En güvenli hesapla dava süresi 16 Kasım 2026'da doluyor; bu tarihten önce Kurul'a başvuru yapılması süreyi durdurur.

Ara ödemeyi kabul edersem dava hakkımı kaybeder miyim?

Ödemenin kabulü tek başına dava hakkını ortadan kaldırmaz. Ancak ödeme bir ibra belgesine bağlanıyorsa, imzalamadan önce mutlaka inceletin; ödemeyi yazılı ihtirazi kayıtla kabul etmek en güvenli yoldur.

TEFAS'ta işlem gören fon devlet garantisinde midir?

Hayır. TEFAS üzerinden işlem yapılması, anapara ya da getiri garantisi anlamına gelmez.

Etiketler: SPK tazminat davasıTera Portföy SPK sorumluluğuhizmet kusurutam yargı davasıSPK denetim ihmali17 Eylül 13.30Tera fon ara ödemeİYUK m.13 başvuru

Bu yazı 8 Ekim 2026 tarihindeki mevzuat ve uygulamaya göre hazırlanmıştır. Genel bilgilendirme amaçlıdır; somut uyuşmazlığınız için dosyanıza özgü değerlendirme gerekir.